BASINDA

Sol Haber Portalı

7 Ağustos 2016

http://haber.sol.org.tr/toplum/elcin-poyrazlarla-kara-muska-uzerine-15-temmuzun-onda-birini-yazsaydim-amma-uydurmus-derlerdi

Elçin Poyrazlar’la ‘Kara Muska’ üzerine: 15 Temmuz’un onda birini yazsaydım ‘amma uydurmuş’ derlerdi

Gazeteci Elçin Poyrazlar’ın ikinci polisiye romanı ‘Kara Muska’ raflarda yerini aldı. Biz de bu vesileyle Poyrazlar’la gazetecilik yaşamı, romancılığı ve ‘Kara Muska’nın konusunu oluşturan Türkiye’deki ‘derin’ ilişkileri üzerine söyleştik.

Gazeteci Elçin Poyrazlar, ilk romanı ‘Gazetecinin Ölümü’nden iki yıl sonra yine bir polisiye romanla okur karşısına çıktı. ‘Kara Muska’ isimli ikinci kitap devlet, polis, MİT ve medyanın dahil olduğu tehlikeli oyunları anlatıyor. ‘Gazetecinin Ölümü’nde olduğu gibi bu kitapta da gazeteci Selin Uygar başrolde.

İkinci polisiyesinin heyecanını yaşayan Elçin Poyrazlar’la romancılığı, gazeteciliği ve Türkiye’nin polisiye halini konuştuk.

Hem gazeteci hem polisiye roman yazarısınız. Hangisi daha ağır çekiyor sizin terazinizde?

Şimdiye kadar terazinin kolları hassas bir dengede durmayı başardı. Siyasi polisiye yazdığım için gazetecilik birikimim beni besledi bugüne dek. Çok uzun yıllar Brüksel ve Washington’da siyaset ve diplomasi muhabirliği yaptım. Daha sonra da uluslararası medya kuruluşları için İstanbul’da çalıştım. Bu süreçte öğrendim ki reel-politika akademik hayatta öğretildiği gibi veya medyada yansıtıldığı gibi ilerlemiyor çoğu kez. Görünür yüzeyin altında kişilerin karmaşık ilişkileri, zaafları, egoları, para ve iktidar hırsları sersem edici bir kuvvetle kaynıyor.

ROMANCILIĞIN BAŞLANGICI

Toplumları, milletleri, büyük kalabalıkları etkileyen, peşinden sürükleyen kişilerin yalnız kaldıklarında aslında nasıl biri olduklarını merak etmeye başladım sonra. O büyüleyici politikacının korkuları, zayıf noktaları, takıntıları nedir mesela? Yatağa başını koyduğunda ne düşünür? Bu gazeteciliğin konusu değil elbette. İşte o noktada romancılık girdi kanıma.

İktidarı taşıyanların -iktidarın her türünden söz ediyorum- yüzeyini kazırsak ne çıkar sorusu kafamda dolandı.

Tanıdığım ve çok sevdiğim polisiye edebiyat vesile oldu, oturdum roman yazmaya başladım. Kısaca yüzeyin altında kaynayan kazana inip, kepçe kepçe romana katıyor ve uydurma bir dünya yaratıyorum.

Yazarken özgürleştiğimi hissediyorum. Umarım okurla bu hissi paylaşıyoruzdur…

GAZETECİLİK POLİSİYE İÇİN BOL MALZEME SAĞLIYOR

“Kara Muska” ikinci kitabınız. “Kara Muska”da da önceki kitabınız “Gazetecinin Ölümü”nde de olayların peşinden koşan kişi bir gazeteciydi. Bir polisiyeci için sanırım yeterince “renkli” bir alan gazetecilik, özellikle de son olayları göz önünde bulundurursak?

Evet, gazetecilik siyasi polisiye yazmak için oldukça bol malzeme sağlıyor bana. İlk romanım Gazetecinin Ölümü’nde Selin Uygar Washington’da siyasi bir entrikanın içinde bir cinayeti çözmeye soyunuyordu.

Selin bir polis ya da dedektif değil. Gazeteci ve sadece mesleki yöntemlerle iz sürüyor. Bu yüzden de başı beladan kurtulmuyor.

İkinci roman Kara Muska ise İstanbul’da geçiyor. Bugünün Türkiye’sinin abartılmış gerçekliğinde, cihatçılar, MİT ajanları, devlet, polis ve medyayı kara bir roman kurgusu içinde anlatmaya çalıştım.

‘HİÇBİR ROMANCI TÜRKİYE’NİN HIZINA YETİŞEMEZ’

Türkiye’de yaşananlara gelince hiçbir gazeteci ya da romancının Türk siyasetinin hızına yetişeceğini sanmıyorum. 2016 Türkiyesinde hala darbe girişimi yaşıyor olmamız tam bir felaket. Kabul edilemez ve affedilemez bir olay bu.

Yaşananlardan önce bu olayların onda birini romanlaştırmış olsaydım benim için ‘amma da uydurmuş’ derlerdi emin olun. Kısa süre içinde 15 Temmuz gecesi hakkında romanlar ve inceleme kitapları göreceğimizden eminim.

‘İSTANBUL BU DÖNEMDE ANA MERKEZ’

Roman kahramanınız Selin Uygar’ı ilk kitabınızda Washington’da gördük. Şimdiyse İstanbul’da izliyoruz onu. Bu herhalde basit bir seyahat değil. Selin Uygar neden İstanbul’a geldi?

Selin’i İstanbul’a getirme nedenlerimden biri son birkaç yıldır İstanbul’un dünya siyaset merkezlerinden biri olması. Ortadoğu’nun patladığı ve etkilerinin bizi çığ altında bıraktığı bir dönem yaşıyoruz. İstanbul işte bu dönemde uluslararası gazetecilerin, ajanların, Arap politikacıların, Suriyeli göçmenlerin, Batılı güçlerin ve pek çok suç teşkilatının ana merkezi durumunda.

Doğu’nun Avrupa’ya açılmak, Avrupa’nın Doğu’yu dışarda tutmak için mücadele ettiği bir siyaset arenası.

Böyle bir İstanbul, değil bir romana, yüz siyasi polisiyeye yetecek kadar malzeme verir bana kalırsa. İkinci nedenimse tamamen kişisel. Ben İstanbul’un dünyanın en güzel kenti olduğuna inananlardanım.

Romanda Sinan, Selin’e “Burası senin geride bıraktığın ülke değil artık. İki yaka arasında sıkışmış, kafası karışık bir Ortadoğu ülkesiyiz” diyor. İç sesinizi okuyoruz sanki. Ne düşünüyorsunuz bu konuda?

Ben kitapla okurun arasından çekilmek isteyen bir yazarım. Benim sesimi duymasınlar, ben mısraların arasında olmayayım isterim. Bir roman çıkmış ve bir okurun eline ulaşmışsa, o kitap artık benim değil okurundur. Onların arasındaki ilişkide benim yerim olmamalı.

Söz ettiğiniz cümle kitapta ülke gerçekliğini yakından yaşayan gazeteci Sinan’ın sözleri. Romandaki cihatçı saldırılar sonrası ülkede yaşanan kaos ortamını tanımlamaya çalışıyor.

Ayrıca bu cümle Türkiye kamuoyunda pek çok kereler ifade edildi. Aslında dipte yatan bir korkuya da işaret ediyor olabilir. ‘Benim ülkem artık başka bir ülke mi?’ korkusu. Türkiye halkının önemli bir kısmının demokrasi, refah ve özgürlük istediğine inanıyorum. Mezhep ve petrol savaşlarından muzdarip, baskıcı rejimlerin elinde harap olan Ortadoğu halkının kaderini yaşamak istemiyor kimse.

Romanın bir bölümünde “Türkiye’nin başında Allah’ın Devleti isimli bir bela var şimdi. Saldırıları açıkça üstlenmeseler de patlamalardan sonra örgüte destek veren gruplar ve onların sosyal medyadaki uzantıları cihat çığlıkları atarak bayram ettiler” ifadeleri yer alıyor. Emperyalizmin devreye girmesi, uluslararası dengeler, cihatçıların semirtilmesi ve ülkelerin istihbaratlarının yaşananlara ancak seyirci kalması… Siz IŞİD’i ve işi bu boyutlara taşıyan süreci bir gazeteci olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?

IŞİD denen ölüm makinası çoğunlukla Müslümanları katleden bir oluşum.

IŞİD’in arkasında sadece Batılı ülkeler var deyip geçmek konuyu basitleştirmek olur. Ortadoğu’daki güçlerin, iktidar, sermaye ve egemenlik kavgasının da bu grubun ortaya çıkmasında önemli bir payı var bana kalırsa.

Öte yandan Afganistan ve Irak’ın Batılı güçler tarafından işgal edilmesi bölgedeki radikal grupların ortak bir nefrette birleşmesine neden olmuştu zaten. Bölgede çıkar ve sermaye peşinde koşan, siyasi dinamikleri kendi lehine çevirmek isteyen her ülke bu sürece katkı sağladı bence.

‘BİRAZ DA KADINLARI SESİ DUYULSUN’

Kara Muska’da kadın direnişini ters köşeden ele almışsınız. Polisiyede daha çok erkek kahramanlara alışığız okur olarak. Bu kararınızda neler etkili oldu?

Kara Muska’nın ana çekim gücü tam da bu. Baş kahramanların kadın olduğu, kadın gözünden siyaseti ve cinayeti anlatıyor bu roman.

Selin Uygar işini, aşkını ve dostlarını kaybetmiş bir kadın olarak ülkesine dönüyor. Bir cinayeti çözmeye çalışırken kadın cihatçıların eline düşüyor. Sonunda da katille tanışması var. Orayı açık etmeyelim.

Polisiye romanlarda çoğunlukla polis, emekli amir, özel dedektif ya da farklı mesleklerde erkekler ana kahraman olarak seçiliyor ve olay örgüsü bir erkeğin bakış açısından veriliyor. Kabul ediyorum; müthiş başarılı eserler çıkıyor ama çoğunlukla tek yönlü.

ABD ve Avrupa’da roman, dizi ve filmlerdeki polisiye kurguda daha fazla kadın karakter görmek ferahlatıyor beni.

Polisiye burada da erkek tekelinden çıkmalı. Daha çok kadın karakterler ve kadının meselesini iyi anlatan kurgular görmek istiyorum. Güçlü kadın karakterlere hasretim.

Yerli cinai kurguda biraz da kadınların sesi duyulsun.

‘İYİ EDEBİYAT YAŞAR’

Polisiye romancılığın edebiyat olmadığı tezine ne diyorsunuz?

Her roman edebiyat sayılamaz elbette. Ama iyi polisiye roman iyi edebiyattır. Polisiye uzun süre edebiyatın alt türü sayıldığı için ciddiye alınmadı. Oysa cinai kurgu o romanın edebi değerini düşürmez. Raymond Chandler, Dashiell Hammet, Patricia Highsmith, Leo Malet ya da George Simenon edebiyatçı değil diyebilir miyiz bugün?

İyi edebiyat türüne rağmen yaşar.

Son yıllarda polisiye roman yayıncılığında büyük bir artış yaşanıyor Türkiye’de. Sizce de bu alanda nicel ve nitel bir canlanış var mı ve siz Türkiye polisiyeciliğin bugününü nasıl görüyorsunuz?

Ben o canlanışı hissediyorum, en azından yaratma düzeyinde. Türkiye’de hatırı sayılır bir polisiye okur kitlesi var. Oldukça da sağlam bir kitle bu. Hataları, çelişkileri, yazarın kandırmacalarını hemen fark eden bir okur profili.

Bence pek çok insan cinayet bulmacasını çözmekten ya da ülkenin içinde bulunduğu siyasi akışı bir romanda okumaktan, tarihi polisiyede yeni bir şeyler öğrenmekten zevk alıyor.

Polisiye kurgunun Türkiye’de gelişmesinin bir nedeni de Batı ekranlarında son dönemde kaliteli polisiye eserlerin artması. İskandinav polisiye dizileri, ABD’nin ve İngiltere’deki cinayet ve detektiflik serileri ülkemizdeki talebi de etkiledi.

Ben bir polisiye hastası olarak bu artışı ve yoğunlaşmayı olumlu buluyorum. Daha çok polisiye yazılsın ve okunsun isterim. Ne kadar çok roman çıkarsa kalite o kadar artar. Yeni yazarlar bir öncekini aşmaya çalışır çünkü.

Selin Uygar’ın ikinci macerasını da okuyunca akla “Devam edecek mi” sorusu geliyor. Bu gazetecinin başka hikâyelerini de görecek miyiz? Başka planlarınız varsa onları da almak isterim…

Selin Uygar’ın üçüncü macerası kafamda hazır. Okurları şaşırtacak değişiklikler planlıyorum. Henüz kurma aşamasında. Ama Selin Uygar macerasından önce başka bir roman yazacağım.

Evli bir çiftin ekseninde dönen gerilim ve cinayet kurgusu üzerinde çalışıyorum şu sıra. Evlilik kurumunun içindeki güç ve hâkimiyet kavgası üzerinden vahşi bir cinayet öyküsü.

Bu sefer baş karakter bir gazeteci olmayacak ama kadın olacağını söyleyebilirim.

Bunları da beğeneceğini düşündük

No Comments

Yorum Yazın