BASINDA

Remzi Kitap Gazetesi

1 Temmuz 2016

http://www.remzi.com.tr/kitap-gazetesi/guncelin-polisiyesi

Edebiyat dünyamızda romanlar derin olanlar ve kolay okunanlar biçimin­de tasnif edilmiştir. “Polisiye” ikinci gruba dahil sayılmıştır haksızlık edilerek. Dostoyevski’nin “Suç ve Ceza”sı en iyi örnektir bu tartışma için. İyi bir romanın tüm özelliklerini, gerekliliğini buluruz orada. Kuşkusuz polisiyelerde aranan olay örgüsü, soluk soluğa okuma heyecanı “Suç ve Ceza”da en üst seviyededir. Söze niye buradan başladım derseniz türler arası ilişkilerin giderek ortadan kalktığı çağımızda her kurgusal yapıta derinliği ve etkisi bağlamında eleştirel bir tutumla yaklaşmak gereğine olan inancımdır. Polisiyeyi tür olarak hafifsemeye kalkanlar ciddi bir yanılgı içindedir.

Gazetecilik, mesleki nedenlerden dolayı sıra dışı olaylara tanıklık etme olanağı sağlar kişiye. Bir de buna toplumsal gözlem yapma olanağı da eklenince siyasal bakışla birlikte bir yazarın arayacağı tüm malzeme önüne serilmiş olur. Elbet yazınsal lezzeti de eklemek romancının en önemli görevi. Elçin Poyrazlar tüm bu birikimini ve yurtdışı deneyimini kurmaca yazarlığına aktaran bir kalem. Elimizdeki roman hem ülkenin bildik meselelerine neşter vuruyor hem de ince bir zekâyla bizi düşünmeye davet ediyor.

Okur açısından iyi bir roman akıcı olarak tarif ediliyor nedense. Oysa dilin okuru yormuyor olması bir özellik sayılamaz. O halde dilin katmanlı olması, okurken düşünmemize olanak verecek açıklıkta bulunması ve en önemlisi yalın olmasını bir estetik değer olarak ele almamız daha sağlıklı olur. Poyrazlar güncel olanın bilgisini vermeyi değil ardındaki hakikati göstermeye çalışıyor. Bir romancı, gazetecinin yaptığından öteye geçer elbette. Poyrazlar bunu yaparken bir yanıyla güncel olanı da tartışmaya açmış oluyor. Roman kişileri ve öykü çok tanıdık. Bir yanıyla soluk soluğa okuduğumuz roman öte taraftan vicdani bir tartışmayı da getiriyor. Rastlantıya hayatımızda hiç yer yok. Başka türlü söylersek hiçbir sır gizli kalmıyor, o sırrı bilen herkes bedel ödüyor. Neden söz ediyorum size? Kısaca anlatayım…

Roman İstanbul’da geçiyor ve emniyetin tepe isminin öldürülmesiyle başlıyor. İstanbul’un yerli yabancı ajanlarla dolu olduğunu, cihatçıların bu şehirde neredeyse cirit attıklarını düşününce romanın mekân seçimi şaşırtıcı değil. Devletin birliğine hayatını adamış bir emniyet müdürünün öldürülmesi ülkeyi derinden sarsıyor. Son zamanlarda cihatçı örgütlere karşı düzenlediği operasyonlar nedeniyle öldürüldüğüne inanılıyor.

Romanın ana karakteri Selin Uygar, ulusal bir gazetenin Washington temsilcisiyken bir cinayetin peşine düşüyor. Kendisini siyasi bir komplonun içinde buluyor ve ABD tarafından “ulusal tehdit” ilan ediliyor. Yani öldürülmesi gerekiyor. Peşindeki katillerden kaçarken MİT elemanı olan sevgilisi sayesinde hayatta kalıyor. Buradan rüya gibi bir aşk hikâyesi beklerseniz yanılırsınız. Sözünü ettiğimiz bir gazeteci kadınla, istihbaratçı bir erkektir. Kendi deyimleriyle başka bir hayatı seçip, organik tarım yapmaları beklenemez.

“İnternet gazetelerini pek ciddiye almıyorlar bu ülkede. Reklam pastasından da neredeyse hiç pay alamıyoruz. Oysa en hızlı gazetecilik bu. Düşünsene dünün haberini basmak ne saçma.”

Bu sözler romanın kahramanlarından olan Sinan Olcay’a ait. Sinan mesleğinin doruğunda bir gazetecidir. Polis, adliye ve siyaset haberleriyle geçer hayatı. Ve günümüzde gazeteciler özgür değildir. Bağımsız haber yapmak ister her gerçek gazeteci gibi. Bunun için vazgeçmesi gereken şeyler vardır ve Sinan hepsini göze almıştır. Kurduğu internet gazetesiyle pek çok gündem değiştiren habere imza atar. İki eski dostun, yine bir sarsıcı haberle kesişir yolları. Bu haber Selin’in yaşamının gizini çözmesine kadar varacaktır.

Bahtiyar karakteri ise Selin’in deyimiyle ona öksüzlüğünü hatırlatan kişi olarak romandaki kilit isimlerden biri. Cinayetin çözülmesinde başrol oyuncusu olacak. Kimi zaman katilmiş hissi uyandırabilir. Bahtiyar’ın sonlara doğru öğrenilir yaşam öyküsü. Okur için vicdanın daha doğrusu vicdan azabının romandaki temsilcisi haline geldiğini görmek mümkün bu öyküyle. Çoğu insanın içinde bulunduğumuz travmatik toplumda vicdan kırıntısı aradığını biliyoruz. Çoğu insanın, nasıl bu kadar zalim olunabilir sorusunu, yalnız kişilere değil kurumlara sorduğunu da biliyoruz. Bahtiyar, bireysel ve kurumsal vicdan muhasebesinin sembolü olarak okunabilir. Devlet söz konusu olduğunda insan yaşamının yalnızca bir teferruat olduğu öğretisiyle büyüyoruz. Ölüm karşısında yalnızca yaşamdan taraf olunması gerektiğini Bahtiyar ile yüzümüze vuruyor yazar. İnsanın vicdan hesaplaşmasını yapmadan asla huzurlu bir ölüme kavuşamayacağını okuyoruz.

“Kara Muska”da faili meçhuller, işkenceler, gözaltındaki kayıplar, canlı bomba olmanın dayanılmaz hafifliği ve bunların yanında aşk, yalnızlık, ihanet gibi iç içe geçmiş onca konuya değiniliyor olması fazla gibi gelebilir. Ancak bizim topraklarımızda büyümüş bir çocuğun yaşamında bunların hepsinin toplamı maalesef mevcut. Yazarın da kendi gerçekliğinden uzak durması elbet beklenemez.

Son günlerde suç ve adalet kavramlarının farklı olaylarla sorgulandığını görüyoruz. Çilem Doğan deyince akla katil kelimesinin gelmediği aşikâr. Kocasını öldürmüş bir kadın olmasına rağmen serbest bırakılsa, çoğunluk adalet yerini buldu, diyecektir. Toplum vicdanında adaletin hangi koşulda sağlandığı önemli bir tartışma konusu. “Kara Muska” günümüzde yaşadığımız bu çelişkinin iyi bir anlatımı.

Kırmızı Kedi Yayınevi’nden çıkan “Kara Muska” yazarın ikinci polisiye romanı. Elçin Poyrazlar, kendisiyle yapılan bir röportajda, “Selin Uygar’ın maceraları devam edecek mi?” diye sorulduğunda, “Üçüncü kitap bir Selin Uygar macerası olmayacak,” demiş. Öte yandan Selin Uygar’la tümüyle vedalaşmış değil, bu demek oluyor ki dördüncü kitap bir Selin Uygar macerası olabilir. Doğrusu ben Selin Uygar’ın geleceğini merak etmekten kendimi alamıyorum…

Bunları da beğeneceğini düşündük

No Comments

Yorum Yazın