BASINDA

ODA TV söyleşisi

17 Haziran 2016

http://odatv.com/biyikli-iktidara-baskaldiri-1706161200.html

 

Elçin Poyrazlar’ın yeni kitabı Kara Muska okurla buluştu

Kırmızı Kedi Yayınevi’nden çıkan “Kara Muska”, devlet, polis, MİT ve medyanın dahil olduğu tehlikeli oyunları anlatıyor

 

Türkiye’de bombaların patladığı, cihatçı militanların cirit attığı kaos ortamında geçen bir roman var elimizde…

Elçin Poyrazlar, ilk kitabı Gazetecinin Ölümü’yle polisiye edebiyat dünyasına 2014 yılında adım atmıştı. Poyrazlar’ın Kırmızı Kedi Yayınevi’nden çıkan ikinci polisiye romanı Kara Muska, devlet, polis, MİT ve medyanın dahil olduğu tehlikeli oyunları anlatıyor.

Uzun yıllar Brüksel ve Washington’da siyaset gazeteciliği yapan Poyrazlar, Cumhuriyet’in yanı sıra Huffington Post, Vocativ, BBC Türkçe gibi kuruluşlar için de çalıştı.

Yazarla romancılık, gazetecilik ve siyaset üzerine sohbet ettik…

Neden polisiye roman yazıyorsunuz? Kara Muska’yı yazma amacınızı nasıl açıklarsınız?

Kendimi bildim bileli polisiye, gizem, gerilim türünde öykülerin bağımlısıyım. Belki de bu başta içinde yaşadığım garip dünyayı çözme, anlama ve kendini ona göre konumlandırma içgüdüsüydü. Daha sonra bu bilinçli bir kaçışa dönüştü.

 

Polisiye roman politiktir. Ben de bu toprakların tüm çocukları gibi ağır politik bir ortama doğdum. Türkiye siyaseti hiçbir vatandaşının peşini bırakmaz. O zaman ben de onu daha dayanılır kılmak için kafamda yeniden kurgular ve şekil veririm dedim.

Kara Muska’yı Türkiye’nin geçtiği bu kasvetli, ürkütücü ve ezici dönemi unutmamak için yazdım. Bu dönemde hem devlet, hem polis hem medya önemli siyasi aktörler oldu. Bu roman bugünün Türkiye’sinde pek çokları gibi inancını kaybetmeye başlamış bir gazetecinin öyküsü.

Birinci romanınız ‘Gazetecinin Ölümü’nde kahraman Selin Uygar ABD’nin başkenti Washington’da geçen bir maceranın izini sürüyordu. İkinci roman Kara Muska ise İstanbul’da geçiyor. İstanbul’u mekân olarak seçmenizin özel bir nedeni var mı?

İstanbul son birkaç yıldır dünya siyasetinin merkezi durumunda. Pek çok ülkenin ajanları, gazetecileri, militanları, Ortadoğu’nun kaçak politikacıları, muhalif gruplar ve direnişçiler İstanbul’u mesken edindi. Bu Ortadoğu’daki çalkantılarla ilgili elbette. Batı, Türkiye’yi Ortadoğu’ya açılan güvenli bir üs olarak, Doğu ülkeleri ise Batı’ya sızabilecekleri bir pencere olarak görüyor.

Ayrıca Türkiye’nin büyük kentlerinde IŞİD gibi cihatçıların ve onların sempatizanlarının örgütlendiği artık bir sır değil. Üstelik Kürt meselesi de yakıcı bir konu. Örneğin kitabın bir bölümünde İstanbul’da Kürt militanlar bir cihatçı evini basıyor. Bunu ben uydurmadım, gerçekten haberlere yansımış bir olay.

Böylesi bir ortamdan polisiye roman çıkmazsa ne çıkar bilemiyorum.

Kara Muska’da kadın karakterler başrolde. Örneğin Selin Uygar kadın cihatçıların eline düşüyor. Katil de hiç tahmin etmediğimiz biri. Kadınları öne çıkarmak bilinçli bir karar mıydı?

Türkiye kadın kıyımının yaşandığı bir ülke. Kız çocukları tecavüze uğruyor, evlendiriliyor, kadınlar canlı canlı yakılıyor, parçalanıyor ve vahşi cinayetlere kurban gidiyor. Her gün, her hafta kadınlara kıyılıyor.

Ülkenin yönetimi ise bu yaşananlara bazen açıktan bazen de yasalarla destek veriyor. ‘Kadınlar sokağa çıkmasın, gülmesin, gebeyken gezmesin, tacize uğramak istemiyorsa açık saçık giyinmesin, anne olsun ve evde kalsın’ diyebiliyor. Kadınlara saldırı cezaları ise gülünç bahanelerle hafifletiliyor.

Şimdi siz gelin beni kadınlarla ilgili yazmanın siyasi bir tarafı olmadığına inandırın.

Kara Muska aslında bir kadın emeğinin ürünü. Başta Kırmızı Kedi Yayınevi Genel Yayın Yönetmeni İlknur Özdemir olmak üzere kitabın editörlüğü, son okuması, kapak görseli, uygulaması ve grafik çalışmaları hep kadınların elinden çıktı.

Kara Muska’nın kadın ağırlıklı cinai kurgusu kadın üzerinden siyasi sermaye edinmeye çalışan tüm bıyıklı iktidarlara karşı bir çeşit başkaldırı aslında. Kıyıma ve ayrımcılığa uğrayan bir türün otoriteden intikamı.

Gazetecilik mi yazarlık mı? Kendinizi nerede görüyorsunuz?

Bu benim her sabah kalkınca kendime sorduğum bir soru. Gazeteci miyim yoksa yazar mı?

Gazeteciliğe âşık olup başladım ben. Uzun süre para almadan çalıştım, hatta üstüne para vermeye bile hazırdım. Haberler en doğru, en düz, en yorumsuz şekilde okura ulaşsın diye uğraştım. Ancak iyilik ve dürüstlük cezasız kalmıyor. Yalan ve asparagas haberin nasıl baş tacı edildiğini, propagandacıların gazeteci kılığında gezdiğini görünce acaba ben ne kadar bu dünyaya aitim diye sorgulamaya başladım. Ülkedeki basın özgürlüğünün akut sorunlarını da bizzat yaşayınca şimdi sadece bağımsız gazetecilik yapıyorum.

Yazarlık ise bunun tam tersi. Yani tarafsız gerçeklere değil, yazarın dünyasındaki gerçeklere dayanıyor. Gazetecilikte duygulara yer yok ama yazarlıkta duygu itici gücünüz. Bir metni yazarken yüreğinizden ne kadar koyarsanız o kadar inandırıcı oluyor. Yazarlar kendi kafalarındaki dünyayı başkalarıyla paylaşmak isteyen yalnız çocuklar gibiler.

Polisiye romanda elbette gerçeklikten yararlanmak zorundasınız. Ama gerçeklik sizin kafanızda yoğrulup başka bir evrene açılıyor.

Yakın zamanda İngiltere Polisiye Yazarlar Birliği Başkanı L.C. Tyler ile bir söyleşi yaptım. Tyler’ın ilk kitabında müthiş bir cümle var: “Kurgu ile gerçek hayat arasında önemli bir fark vardır. Kurgu inanılır olmak zorundadır.”

Ben de sanırım inanılır olanla gerçekler arasında sıkışmış biriyim.

Üçüncü kitapla ilgili planlarınız var mı? Selin Uygar’ın maceraları devam edecek mi?  

Üçüncü kitap bir Selin Uygar macerası olmayacak. Kafamda bir karı kocanın arasındaki psikolojik gerilim ve cinayet kurgusunu pişiriyorum şimdi. Evlilik çiftler arasındaki güç dengesinin en çok hissedildiği kurumlardan biri. O sahada müthiş bir malzeme var.

Selin Uygar’ın üçüncü macerası da kafamın gerisinde bir yerde beni bekliyor. Çok daha karanlık ve kötücül bir dünya hatta bir distopya içinde geçebilir. Selin’de büyük bir karakter değişimine de tanık olabiliriz

Bunları da beğeneceğini düşündük

No Comments

Yorum Yazın