BASINDA

Okur Yazar TV Söyleşi

Elcin_Poyrazlar_OkurYazarTV_Söyleşi

Elcin_Poyrazlar_OkurYazarTV_Söyleş

‘Devletler kendi hatalarını, karşılarındakileri hainlikle suçlayarak kapatmaya çalışırlar.’

“Ucu Amerikan devleti içindeki iktidar savaşlarına dokunan akıl almaz bir siyasi komplo… Bu komployu ortaya çıkarmaya çalışan Türk gazetecinin ölümü… Ülke gazetesinin Washington muhabiri Selin Uygar’ın çözmeye çalıştığı bir cinayet onu, Amerikan devleti içinde oynanan oyunlarla tanıştıracak, ABD’nin Ortadoğu siyaseti ile silah ticareti arasındaki kirli ilişkilerin ortasına düşürecek ve büyük tehlikelerle burun buruna getirecek…” Gazeteci Elçin Poyrazlar, ilginç bir siyasi polisiye roman ile karşımızda. Elçin Poyrazlar ile, Yücelme romanıyla tanıdığımız yazar Ahmet İnce konuştu.

Çeşitli medya kuruluşlarında görev yapmış biri olarak, roman veya polisiye yazma arzusu nasıl oluştu sizde? Bu bir polisiyeye olan merak mı, yoksa uluslararası ilişkilerde bazı olayları yakından tanıklık etmiş birisi olarak deneyim ve gözlemlerini aktarma isteği mi?
Polisiye roman sevdam oldukça küçük yaşlarda başladı. Sanırım Agatha Christie’yi ilk okuduğumda on yaşındaydım. İlerideki yıllarda polisiye giderek artan bir tutku haline geldi. Bu tarzın matematiği, temposu ve gerilimine kapıldım. Gazetecilik deneyimlerinden sonra siyaseti kurguyla anlatmak hatta bunu polisiyeyle yapmak gibi bir fikir oluştu kafamda. Böylece ortaya Gazetecinin Ölümü çıktı. 

 

Romanda, gazetecilerin dünyasına dair yaşanmışlıktan gelen ince detaylar bulunuyor. Gazetecilerin birbirini arayıp hal hatır sorar gibi nabız yoklaması, ne yaptıklarını kontrol etmeye çalışması, gazetecilerin haber yapma hırsı, birbirlerinden her şeyi bir sır gibi saklaması. Hayatta karşılaştıkları her sıradan olayı, bir haber metni gibi düşünmesi, algılamaya çalışması bazen patolojik bir vakaya dönüşür şekilde resmedilmiş.
Bu gerçekçi bir resim. En azından benim deneyimlerim açısından öyle. Yurtdışında çalışan muhabirlerde bu daha sık görülüyor. Çünkü pek çoğu yalnız, bir ofis ortamı olmadan ve haber atlama korkusuyla yaşıyor. Sabahın köründe ya da gecenin bir vakti başka bir gazetenin yaptığı haber yüzünden “Bu neden bizde yok” diye uyandırıldığım çok olmuştur. Biraz da bu nedenle kimi gazeteciler meslektaşlarının neyin peşinde olduğunu öğrenmek için ağız yoklarlar ya da açıktan ne üstüne çalıştığını sorarlar. Elbette birbirlerine haber pasladıkları da olur. Genelde gazeteciler dünyaya haber gözünden bakan huzursuz yaratıklardır.

 

Bu kadar birikime sahip biri olarak, polisiye roman yazmak için neden bu zamana kadar beklediniz? Daha önce böyle bir düşünceniz oldu mu?
Bu düşüncem uzun yıllardır var ve bu tarzda öykü ve roman denemelerim oldu. Ancak yoğun ve önemli noktalarda çalışan bir gazeteci olarak zaman sorunu vardı. Haberi iki saatte izleyip, yarım saatte yazıp, bir gün sonra basılmış halini okuyabilirsiniz. Haber yazdığınız anda eskimiştir. Ancak roman çok daha uzun soluklu, derinlemesine çalışılması gereken, sabır gerektiren bir iş. Buna zamanı ancak 2012’de Cumhuriyet’ten ayrıldıktan sonra bulabildim.

 

Siyasi polisiye denince önde gelen bir isim geçen yıl vefat eden Tom Clancy. Yapıtlarında teknik detaylara özen gösteriyor. Sizin eserinizde de Amerikan siyasi polisiyelerini andıran tarz var. Takip ettiğiniz, örnek aldığınız veya size ilham veren bir politik polisiye yazarı var mı?
Ben polisiye romanda sade ve çıplak anlatım dilinden hoşlanıyorum. Uzun tasvirlerin polisiyenin temposunu düşürdüğüne ve okuru sıktığına inanıyorum. Elbette bu bir tercih meselesi. Benim başucu polisiye yazarlarının başında Patricia Highsmith, George Simenon, Robert Harris, John Le Carré ve Leo Malet gibi isimler geliyor. Ah, elbette kimilerini kızdıracak bile olsam Dostoyevski’den söz etmeden geçmek olmaz.

 

“Aşktan, evlilikten, aileden önce hep haber gelir, değil mi? Karım hamileymiş, çocuğumun doğum günüymüş, babası hastaymış hiç fark etmez. Haber geldi mi hop kaçar gidersiniz. Hayat ise akıp gider arkanızdan. İşte bak haber için öldü Vedat. Ne var elimde, koca bir hiç!” Gönül, Selin Uygar’a çıkışırken, aslında gazetecilerin haber yapma ilkelerine ağır bir eleştiri getiriyor. Bir gazeteci için “haber” kavramını bu kadar kutsallaştıran olgu nedir?
Gönül aslında habercilik ilkelerine eleştiridense pek çok iyi gazeteci için haberin hayattan önce gelmesine bir eleştiri getiriyor. Ancak gazetecilik sabah 8-akşam 6 arası yapılan bir iş değildir ve olmamalı. Bir yaşam tarzıdır ve büyük bir tutkudur. Ancak bu şekilde yani bütün güdüler, kafa ve yürekle yapılırsa iyi habere ulaşılır. Bugün bu ülkede bu şekilde gazetecilik yapanların sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Elbette baskı, tehdit, sansür ortamı iyi haberciliği beslemiyor ve pek çok değerli gazeteciyi törpülüyor. Türk medyasının yaşadığı krizin demokratik duraklamada büyük etkisi var.

 

Selin, “esrarlı yabancı”nın elinde cinayetle ilgili önemli bilgiler olduğunu bilmesine rağmen, polise bildirmek yerine ölmeyi de göze alarak görüşmeye kendisi gidiyor her defasında. Gazeteciliğin ölümcül prensibi, ‘haberi herkesten önce ben almalıyım’ mıdır?
Her gazetecide habere ilk önce ben ulaşmalıyım güdüsü var bana kalırsa. Bu hem heyecan veren hem de yük getiren bir durum. Büyük bir haberi bir süre de olsa bilen tek kişi olmanın verdiği gücün sarhoşluğu belki de. Elbette bu bir kurgu ve gerçek hayatta cinayetle ilgili bilgilerin polisle paylaşılması en doğal tutum olurdu.

 

‘Gezi olaylarından sonra Selin Uygar’ı İstanbul’a getirerek başını belaya sokmaya karar verdim.’

 

Selin Uygar, kozmik bilgilere ulaşmak için ve içinde dizginleyemediği haber alma sevdasıyla ölüm tehlikeleri atlatmasına rağmen, yine de “karakutu” John Dike’ın peşinden gitmeye, bu tehlikeli burgacın içine girmeye ve tarafların çok tepkisini çeken haberleri kovalamaya devam ediyor. Şöyle bir ikilemle karşı karşıya kalınıyor: arı kovanına çomağı sokmak ve bu uğurda yaşamı tehlikeyi atmak mı, yoksa suya sabuna dokunmadan, ama güvenli ve huzuruyla yaşamak mı? Siz bir gazeteci olarak böyle bir riski göze alır mıydınız?
Sanırım işin içinde cinayet olmasaydı bu tür bir entrikayı ben de merak eder ve takip etmek isterdim. Ama ölümü böylesine göze alarak haber peşinde koşma cesaretim olmazdı. Ancak gerçek hayatta gazeteciler cinayet olmadan da kelle koltukta çalışmak zorunda kalıyorlar. Gezi eylemlerinde yaralanan, dayak yiyen habercileri, geçmişteki siyasi gazeteci cinayetlerini, Suriye ya da dünyanın başka savaş bölgelerindeki olayları aktarmaya çalışan muhabirleri unutmayalım. Gazeteciler sıklıkla sıcak haberin kurbanı oluyorlar.

 

Romanda geçen metinler gerçek hayatla bire bir örtüşüyor. Selin Uygar’ın, ABD başkanı ve TC başbakanı ile Ortadoğu hakkında yaptığı telefon görüşmesinin dokümanlarını gazetede yayımlatması sonrası iktidar çevrelerince vatan hainliğiyle suçlanıyor. Gerçek hayata baktığımızda, MİT’in Suriye toplantılarındaki görüşmeler, tapelerle medyaya sızdırıldığı zaman, yine iktidar ve yandaş medya tarafından bu sızdırmaları ve belgeleri ortaya çıkaranlar vatan hainliğiyle suçlanmıştı.
Ben bu romanı Ekim 2012’de tamamladım. Yani MİT’in Suriye toplantıları, IŞİD’in açık tehdidi, vatan hainliği ithamları henüz haberlere konu olmamıştı. Ancak bu pek de değişmeyen bir senaryo. Devletler bu tür siyasi oyunlara girerler ve sonra ortaya çıkınca kendi hatalarını, karşılarındakileri hainlikle suçlayarak kapatmaya çalışırlar. Bu roman için konuşursak aslında gerçek hayat kurguyu aşmış oluyor. Acı da olan da bu zaten.

 

Bir üstteki konuyla bağlantılı olarak; hükümet yanlısı medyada atılan “İşte o Kadın” başlığı, yabancısı olmadığımız bir manşet. Danıştay suikastı öncesi atılan bir manşeti, yine aynı gazetenin sık sık bu tür hedef gösteren manşetlerini anımsatıyor. Malum gazeteye bir gönderme var mıydı?
Burada özel olarak hiçbir gazeteye gönderme yok. Ama genel bir kafa yapısına, devletçi ya da iktidarcı bir pozisyon almaya ve buna boyun eğme kültürüne, belli odaklara tetikçilik yapmayı milli iradeyle karıştıran zavallılara bir gönderme var. Bu ülkede medyanın farklı ideolojik cephelerinde hedef gösterilmek yeni bir şey değil ne yazık ki. 

 

Ortadoğu’ya büyük bir silah akışının sağlandığı, ABD’nin Ortadoğu’daki savaşları bitirmeyi istediğini sanmanın da yanılgı olduğu belirtilmiş kitapta. ABD’nin Irak’tan çekilmesi, Suriye’deki savaşa üç yıldır müdahale etmemesi, Irak’taki IŞİD terörünü şimdilik seyretmesi, neyin senaryosu?
Bu bir senaryo değil siyaset. Ben Türkiye’de pek çok kişinin aksine komplo teorilerine inanmıyorum. Sadece siyasetin acımasız, çirkin ve berbat bir şey olduğunu biliyorum. Buradaki asıl mesele dünyanın önemli petrol ve gaz rezervlerinin bulunduğu bir bölgede ekonomik ve siyasi çıkarların kıran kırana çatışmasıdır. ABD bölgeden kaybettiği can ve mal yüzünden gerçekten çekilmek istedi ama bunu yaparken kendi çıkarlarını temsil edecek ortaklar aradı. Bu ortaklardan biri Israil diğeri de Türkiye’dir. Bölgedeki dengeler yalnızca Washington’un politikalarıyla değil Rusya, İran, hatta Çin gibi büyük güçlerin oyunlarıyla da ilgilidir. Ancak pek çok Batılı devlet gibi ABD de bölgeyi iyi analiz edemedi. Hem Afganistan’da hem de Irak’ta yenildiler aslında. IŞİD bu yenilginin çocuklarından başka bir şey değil.

 

Bir iddianameden çok, sanıkların dışında birçok başka isimlerin yer aldığı, böylece bir hikâyeyi andıran Ergenekon birinci iddianamesinde de isminiz geçiyor. Cumhuriyet Washington temsilcisi olarak ABD’de başkan yardımcısı Dick Cheney ile bürosunda yaptığınız görüşmeniz, Ergenekon iddianamesine sokuşturulmuş. İddianamede iddia edildiği gibi, orada AKP’ye alternatif bir gücün ABD tarafından desteklenmesini mi konuştunuz?
Türkiye’nin absürtlüklerine güzel bir örnek daha. Sadece gazetecilik yaptığımı bile bile iktidar sahiplerinin ellerini güçlendirmek için ürettikleri bir senaryo bu. İddia edildiği gibi ABD Başkan yardımcısı Dick Cheney ile herhangi bir görüşmem olmadı ve ofisine davet edilmedim. Washington’da çalışan her gazetecinin yaptığı gibi Cheney’nin basın bürosundan yetkililerle bir kafede sohbet ettik. Ben ABD’nin o dönem İran’a saldırıp saldırmayacağını araştırıyordum ve ağırlıklı konu Ortadoğu idi. Amerikalı yetkililer Türkiye’de neden etkili bir muhalefetin olmadığını hep merak ederler. AKP’nin siyasi gücü çevresinde bu konu da gündeme geldi. Ben bunları İstanbul’daki editörüme anlattım ve Cumhuriyet’in telefonları dinlendiği için bu konuşmalar iddianamede sanki bir komplo üretiliyormuş gibi yer buldu. Haber kaynakları yaratmak bir gazeteci için yaşamsaldır. Eğer bilgi akışı sağlayamazsa haber yapamaz. Habercilik kaygısıyla yapılan bu görüşme Ergenekon fantezisinin bir parçası oldu çıktı. En can sıkıcı olan da Türk medyasında bu haberler boy boy yer alırken bir tane gazeteci bile beni arayıp işin aslını ya da benim açımdan olayı sormadı. İddianame ve iktidarın karalamaları onlara yetmişti. 

 

Kadınların polisiyeye çokça ilgi gösterdiğini görüyoruz. Bu alanda en büyük yazarın (Agahta Christie) olmasıyla birlikte, özellikle sosyal medyada tanık olduğumuz kadarıyla kadınlar, sanki erkeklerden daha çok rağbet ediyor polisiyeye. Bunun yanı sıra hem dünyada, hem Türkiye’de kadın polisiye yazarlarının hikâyelerinde feminist yaklaşımlar var. Hikâyede ya kadın ana karakter, ya da ana karakter erkek gibi gözükse de kurgu tamamen bir kadının etrafında çevriliyor. Sizinki de hakeza öyle. Şiddet, kan, cinayet, polis gibi daha çok erkeklere hitap eden bir dünyada bu bir tür kadınların gücü iktidarda tutma çabası mı?
Şiddet, kan ve cinayet sadece erkeklerin dünyasında olduğu görüşüne katılmıyorum. Bu ülkede her gün kadınlar ve kızlar cinayete kurban gidiyor. Savaş bölgelerinde köle olarak alınıp satılıp, öldürülüyorlar. Kadınların dünyası da pekâlâ şiddeti birinci elden yaşıyor. Şimdiye kadar bunu yazmak erkeklere düşmüş olabilir ama bu döngü değişmeli. Polisiye romanların çoğunda başkahraman erkek bir polis, dedektif ya da ajan. Niye bu bir kadın ve gazeteci olmasın ki? İktidarı elde tutma meselesine gelince; erkeklerin kadınların güç sevdalısı olduklarına yönelik bir yanılgısı var. Bence kadınlar gücün bu kadar hoyrat kullanılmasına karşılar o kadar.

 

Algıda seçicilik olarak, kitap adını ilk başta “Gazeteciliğin Ölümü” olarak okudum. Gazetelerin tirajları baş aşağı gidiyorken, gazeteler bir bir kapanıyorken, artık basının son kaç yılına girdiğimizi söyleyebiliriz? Kâğıt medyası artık bastonla mı dolaşıyor?
Kâğıt medyası bu sektörün bir ürünü olarak pazarlanmaya ve satılmaya devam edecek. Ancak ileride lüks bir ürüne dönüşebileceğini tahmin ediyorum. Hem çevrecilik kaygıları, hem kâğıdın mali yükü haberi anında elektronik ortamda almaya yöneltecek insanları. İnternet gazeteciliği giderek yaygınlaşıyor. Ancak bu türün de reklam gelirleri ve içerik üretme ile ilgili çözmesi gereken sorunları var. “Neden o siteyi ya da bu siteyi okuyayım ki” diye soracak tüketici. Bu hem özgürleştirici hem de vahşi bir rekabetin hissedileceği bir alan. O yüzden iyi içerik ve sağlam habercilik asla değer kaybetmeyecek. Bunun bireye ulaşma yöntemi değişecek o kadar. Başa dönersek gazeteciliğin bir türü ölüyor ancak başka bir türü doğuyor. Bilgi her dönem değerlidir.

 

Romanın sonunda açık kapı bırakılıyor gibi. Selin Uygar’ın maceraları devam edecek mi?
Ben bu romanı bir dizinin başlangıcı olarak tasarlamadım ancak Selin Uygar’ı dünyanın farklı yerlerine götürüp belalara sokmak gibi bir planım var. ABD’den sonra Avrupa’ya getireyim diye düşünmüştüm başta. Ancak Gezi eylemlerinden sonra İstanbul’a getirmeye karar verdim. İstanbul dünyanın gözünü bir gün bile ayırmadığı bir kent bugün. Hem İstanbul hem Türkiye polisiye roman için bereketini bizden esirgemiyor.

Kendinizi artık gazeteci mi, yoksa polisiye yazarı olarak mı öne çıkarmak istiyorsunuz?
Bu noktada bir seçim yapmak istemem. Ben roman yazmış bir gazeteciyim. Romancı olup olmadığıma okurlar karar verecek. Ama roman yazarken aldığım tatmin oldukça yüksek. Umarım bu haz devam eder.

 

Yazar Fotoğrafları: Sevgi Can

Gazetecinin Ölümü / Elçin Poyrazlar / İthaki Yayınları / Kapak Tasarım: Şükrü Karakoç / Grafik Uygulama: Kübra Tekeli / 1. Baskı, Haziran 2014 / 176 Sayfa

Elçin Poyrazlar; 1975 Bursa doğumlu. ODTÜ işletme bölümünden 1997’de mezun oldu. Belçika’da Avrupa Birliği ve uluslararası ilişkiler üzerine yüksek lisans yaptı. Brüksel Hür Üniversitesi’nde (ULB) ekonomi-politika doktorasını yaparken gazeteciliğe başladı. Cumhuriyet gazetesinin önce Brüksel ardından Washington temsilcisi olarak görev yaptı. Dünya, Habertürk, Brussel TV, Virgül, TimeOut, Huffington Post, BBC Türkçe gibi medya kuruluşları için çalıştı. Şimdi New York merkezli Vocativ haber sitesinin İstanbul büro şefi olarak çalışıyor.

 

Bunları da beğeneceğini düşündük

No Comments

Yorum Yazın