BASINDA

Remzi Kitap Gazetesi’nde çıkan Söyleşi

Ceyhan Usanmaz

Elçin Poyrazlar 1975 Bursa doğumlu. ODTÜ İşletme Bölümü’nden 1997’de mezun olmuş ve ardından Belçika’da Avrupa Birliği ve uluslararası ilişkiler üzerine yüksek lisans yapmış. Brüksel Hür Üniversitesi’nde (ULB) ekonomi-politika doktorasını yaparken de gazeteciliğe başlamış. Cumhuriyet gazetesinin önce Brüksel, ardından Washington temsilcisi olarak görev yapmış, birçok medya kuruluşu için çalışmış; şimdi de New York merkezli Vocativ haber sitesinin İstanbul büro şefi olarak çalıştığını öğreniyoruz yeni yayımlanan kitabının yazar bilgisi bölümünden. Bu cümleleri okumak kitaba dair belli bir beklenti yaratıyor hiç kuşkusuz ve evet elimizdeki bir “gazeteci kitabı” ama bir araştırma-inceleme kitabı değil… “Gazetecinin Ölümü”, merkezinde Türkiye’deki bir gazetenin Washington temsilciliğini yapan Selin Uygar isimli bir kadın gazetecinin yer aldığı ve hikayesini “siyasi” çerçeve içine alabileceğimiz bir polisiye roman.

  • Romanında, başkarakter Selin Uygar’a atfen şöyle bir cümle yer alıyor: “Bir gazeteci olarak haber olmaktan nefret ederdi.” Bunu bir soruya dönüştürüp sana yönlendirirsek; bir gazeteci olarak, üstelik röportaj da yaptığını bildiğimiz bir gazeteci olarak, şimdi “röportaj yapılan” kişi olmakla ilgili ne hissediyorsun?

Evet, iyi gazeteciler haber olmaktansa iyi haber yapmayı tercih ederler. İyi habercilerin her zaman alçakgönüllü olduğunu söylemiyorum. Ama kendilerinden önce genellikle haber gelir. Çok iyi bir haber okuduğumuzda geri dönüp kim yazmış diye bakarız mesela. Sonra o gazetecinin sağlam haberciliği-eğer böyle bir amacı varsa- aradığı ünü de ona getirecektir. Türkiye’nin içinde bulunduğu medya krizinde bu tür bir yaklaşımın ne kadar güç olduğunun pekala farkındayım. Sit-com gazetecilik denen ve gazeteciyi “ünlü” sınıfında pazarlayan medya kuruluşlarının sayısı giderek artıyor. Ama temelde iyi haber her yerde iyi haberdir, gündem değiştirir hatta tarihe geçer. Röportaj öznesi olma meselesine gelince; bayağı tedirgin edici bir durum olduğunu kabul etmeliyim. Bugüne kadar akademik çalışmalar dışında karşı koltuğa oturmamıştım. Röportajı yönlendirememenin verdiği belirsizlik ve  söylediğin her kelimenin yıllar boyunca seni bağlayabileceği fikri insanı geriyormuş. Şimdi röportaj yaptığım insanların hislerini daha iyi anlıyorum.

  • İlk romanlarla ilgili sıklıkla dile getirilen bir düşünce vardır; ilk romanlar, genellikle, otobiyografik öğelerin ağır bastığı eserler olarak nitelendirilir. Bu yargı, içinde aslında bir eleştiri barındırmakla birlikte “yeni yazarın” kendini daha rahat hissettiği sularda yüzme isteğiyle de açıklanabiliyor zaman zaman. Senin de ilk romanının merkezinde Türkiye’deki bir gazetenin Washington temsilciliğini yapan bir kadın gazeteci var. Bu, özellikle biyografini okuyanlara biraz tanıdık gelecektir! Bu ilk roman-otobiyografik öğeler ikilisi arasında dengesi hakkında ne düşünüyorsun?

Ben de bir okur olarak romanda yazardan izler ararım ve kahramanlar üstünde  “acaba bu karakter  yazar mı” şeklinde kafa yorarım. Bu, kitap okurken zevkli bir köşe kapmaca oldu benim için. Eğer karakterde yazardan izler olduğunu sezersem heyecanım, yazardan çok uzaksa da yaratıcısının yeteneğine hayranlığım artar. Şimdiye kadar birkaç kişiden “Selin Uygar sensin değil mi” şeklinde yorumlar aldım. Hayır, Selin Uygar ben değilim. O tehlikeli sulara girecek kadar gözü kara, hırslı, mutlak önceliği gazetecilik olan biri. Ayrıca da duygularını ifade etmede oldukça sorunlu, belki bu yüzden belki de kendi tercihiyle yalnız bir kadın. Romandaki benzerliklerden ötürü otobiyografik ögeler varmış gibi duruyor ama aslında Selin Uygar, iyi Türk gazetecilerinden pek çok izler taşıyor. Ama sonuçta romanda bildiğim bir kenti ve siyaseti yazmanın da verdiği rahatlığı yadsıyamam.

Benim baş karakter olarak bir kadın gazeteciyi seçmemde biraz da okuduğum polisiye romanlarda kahramanların çoğunun erkek, polis ya da ajan olmasının payı var. Ayrıca Tenten’in dünyanın farklı yerlerindeki maceraları da bende çocukluktan beri pek çok iz bıraktı. Bazen hala dönüp okuduğum olur. “Neden Türk kadın bir gazeteci dünyanın başka bir yerinde cinayet çözemesin” sorusuyla başladı aslında herşey.

  • “Gazetecinin Ölümü”nü, rahatlıkla, Amerika’nın ve Türkiye’nin Ortadoğu politikaları ekseninde kaleme alınmış bir roman olarak nitelendirebiliriz. Son zamanlarda daha da el yakan bir mesele haline gelen Ortadoğu politikaları hakkında, biraz da romanından yola çıkarak neler söylemek istersin?

Hemen belirteyim; roman bütünüyle kurgu. Yeni elimde ABD’nin ya da Türkiye’nin bölgeye yönelik büyük bir komplosu olduğu yönünde hiçbir delil yok. Olsaydı hemen haberini yapardım. Ayrıca Ortadoğu meselesinde pek çok kişinin aksine ben komplo teorilerine inanmıyorum. Devletlerin başındakilerin beceriksizlikleri, yanlış öngörüleri, kişisel ve siyasi çıkarları ya da aptallıkları politikaları komplo teorilerinden daha fazla etkiliyor bana kalırsa. Buna Amerika da dahil. Türkiye’de sorsanız insanlar Washington’da güçlü bir grup adam ya da kadının oturup bütün gün Türkiye ya da Ortadoğu’yu konuştuğunu ve ona yönelik planlar yaptıklarını zanneder. Oysa Washington’da Türkiye’yi iyi tanıyan uzman ya da yetkililerin sayısı bir elin parmaklarını geçmez ve bunların etkisi de sınırlıdır. ABD bölgeye son derece pragmatik bakar ve çıkarlarını korumak için ortaklara ihtiyaç duyar. Yani Ortadoğu gibi bir bataklıkta Rusya ve İran’a karşı kimin Washington’un çıkarlarına hizmet edeceği önemlidir onlar için. ABD, Irak ve Afganistan savaşlarında büyük bir yenilgiye uğradığını yeni yeni kabul ediyor. Binlerce cana ve milyarlarca dolara mal olan bu savaşlar uzun vadede bölgeye istikrar değil kaos getirecek. Bunun sonuçlarını şimdi görüyoruz.  Türkiye’nin ise Sunni eksenli politikaları ne yazık ki son dönemde kendi elinde bomba gibi patladı. Siyasi İslam ideolojisinin bölgedeki reel-politikte ne kadar yetersiz olduğunu hep birlikte gördük. Bu nedenle Türkiye’nin acilen Ortadoğu politikasını yeni aktörleri de gözönüne alarak büyük bir revizyondan geçirmesi gerekiyor.    

  • Peki bu mesele içinde gazetecilerin nasıl bir rolü var ya da nasıl bir rolü olmalı? Özellikle romanındaki şu cümleyi göz önünde bulundurursak: “Selin’in yapabilecekleri de sınırlıydı. Sonuçta o yalnızca bir gazeteciydi.”

Evet biz yalnızca gazeteciyiz. Yani doğru, tarafsız haber yapmak dışında yapabileceğimiz pek fazla birşey yok. Ama bu bile artık sansürle, baskıyla, tehditlerle engelleniyor. Gazetecilerin işinden olduğu, hapse girdiği, haber yaparken öldüğü bir dönemden geçiyoruz. Artık bir tarafta haber yapmak için önüne konan engelleri aşmaya çalışan, diğer tarafta gücü elinde tutanların propaganda makinası olarak çalışan iki medya cephesi var. Bu iki taraf arasındaki bilgi savaşında olan yine iyi habere ve bunun peşinde koşan gazetecilere oluyor. Ama yine de bireyin en temel haklarından biri olan bilgi edinme hakkı için deliler gibi uğraşan, kafa yoran, kendini adayan gazeteciler de var bu ülkede. Rolleri ne kadar sınırlı olsa da değerleri büyük. O yüzden küçücük bir değişim için haberciliğin devamı çok önemli. 

  • Biraz daha romanının ayrıntılarına inersek; örneğin, hikâyenin geçtiği kimi mekânların ayrıntılarına çok inmediğini, tasvirlere girişmeden olayda odaklandığını söyleyebiliriz. Bu durum hikâye atmosferi yaratmada bir eksiklik olarak görülebileceği gibi, ekonomik bir dil kullandığın anlamına da gelebilir. Ekonomik dil kullanmayı özellikle tercih ettiğini düşünerek; aslında bunu biraz da gazeteciliğin bir getirisi olarak mı okumalıyız? Gerçi Selin Uygar da gazeteciliğe sıkı sıkıya bağlı bir karakter olarak karşımıza çıkıyor ama bir taraftan da bir olay karşısında aklına gelen ilk düşünce şu oluyor: “Haber kaynakları hayaletler olan bir gazetecinin romanını yazmalıyım.” Şimdi her iki kimliğe de sahip birisi olarak, senin, roman yazarlığı ile gazetecilik arasındaki “sınır” hakkında görüşlerini merak ediyorum.

Bu romanı yazarken mesleki deformasyondan mümkün olduğunca kaçınmaya çalıştım. Haber metni akıcı, kısa olmalı ve bilgi içermeli. Haberde bir olayı, eğer analiz yazısı değilse ne kadar ekonomik anlatırsanız o kadar çarpıcı ve etkili olur. Bu gazete için geçerli. Doğal olarak  roman kurgusu başka ihtiyaçlar getiriyor. Öykünün döngüsü, hızının yanısıra duygular, inandırıcılık, kahramanların hayat kazanması ve yaratılan atmosfer gibi unsurlar söz konusu. Ben sanırım gazeteciliğin getirdiği alışkanlığın da etkisiyle ekonomik anlatım diline daha yatkınım. Uzun tasvirlerin özellikle polisiye romanda tempoyu düşürme ve okuru olayın sürükleyiciliğinden koparma riski olduğunu düşünüyorum. Ama sonunda bu bir tercih meselesi. Kimi yazarlar detaylı bir arka planda öyküyü sürdürmek isteyebilir. Ya da kimi okur bu eksiklik nedeniyle romana girmekte zorlanabilir. Yine de sade anlatım dilinin gücünü yabana atamam. Ne zaman Patricia Highsmith, George Simenon, Robert Harris gibi yazarları okusam bu dil beni boğazımdan yakaladığı gibi kitaba sokuyor. Neredeyse acımasız ve çıplak bir dil  bu, ama bir o kadar da çekici. Ayrıca fazla tasvir bende yazarın romandaki varlığını artırdığı hissi uyandırıyor. Yazar kitapla okuru her zaman başbaşa bırakmalı, aradan çekilmeli bana kalırsa.

  • Peki genel anlamda polisiyeyle nasıl bir ilişkin var? Yani okuduklarının etkisiyle hep bir polisiye mi yazmak vardı zaten aklında yoksa bir şekilde hikâyenin niteliği bir polisiye roman çerçevesine mi uygundu?

Polisiye ile ilişkim yıllardır çok sağlam bir biçimde devam ediyor. Sadık bir polisiye okuruyum ve iyi bir polisiye kitabı beni müthiş heyecanlara sürükleyip, geceleri uykusuz bırakabilir. On yaşlarında polisiye serüvenim Agatha Cristhie’lerle başlayarak ileride Dostoyevski, Poe, Simenon, Highsmith, Chandler, Hammet, Le Carré ve Leo Malet gibi yazarlara taşıdı beni. Türk polisiyesinde ise Ahmet Ümit, Celil Oker ve Pınar Kür gibi isimler eşlik etti bu serüvende. Şu sıralar İskandinavya ülkelerinden gelen polisiye eserleri dikkatle izliyorum. O kitaplarda kasvetli ve soğuk kurgunun çıplak gücünü görmek mümkün.

Sanırım aklımda her zaman polisiye yazmak vardı. Amerika, Avrupa ve Türkiye ekseninde bir araştırma-inceleme kitabı da yazabilirdim ama kurgu, anlatmak istediklerini daha etkili, daha hızlı ve daha eğlenceli bir biçimde aktarma şansı tanıyor yazara. Özellikle de siyasetin iç karartıcı, çirkin yüzünü.

Ayrıca polisiyenin matematiğini ve atmosferini hep sevdim. Kurban, katil ve cinayet nedeni çerçevesinde gelişen olaylar örgüsü cazibesini hiç kaybetmedi. Birinin başka birini yok edebilecek düzeyde nefret ya da intikam duygusuna sahip olup öte yandan  serinkanlılıkla oturup bunun planını yapması, hem çok akıl almaz hem de çok sıradan aslında. Birini öldürmenin hem çok basit hem de çok zor olması gibi. Bir insanın bir insana karşı işleyebileceği en büyük suçun uzun yıllardır romana malzemesi olmasında belki de bu zıtlığın rolü vardır.  

  • Şimdi burada romanın sonunu açık etmemeye çalışarak dikkatlice sormaya çalışacağım ama bir taraftan da merak ediyorum açıkçası. Bir şekilde bu romanın ucunun açık bırakıldığını görüyoruz. “Gazetecinin Ölümü” belki böylesi bir üst başlıkla yayımlanmadı ama “Bir Gazeteci Selin Uygar Polisiyesi” üst başlığına sahip yeni romanların bizi beklediğini söyleyebilir miyiz?

Macera aslında döngüsünü tamamlıyor ama kahramanın geleceği biraz okurun hayalgücüne bırakıldı. Ben roman sonlarının akıllı okura teslim edilmesinden hoşlanıyorum. Ama aynı zamanda bir sonraki maceranın yaklaştığını da hissettiriyor bu son. Bu romanı ben sırayla okunması gereken bir dizi olarak tasarlamadım ama kafamda Selin Uygar’ın farklı ülkelerdeki maceralarını yazmak var. Önce Amerika’dan Avrupa’ya getirip orada bazı belalara karıştıracaktım Selin Uygar’ı ama geçen yıl Gezi eylemleri olunca kahramanı İstanbul’a getirmek şart oldu.

Bugün bölgedeki savaşları ve karmaşayı düşününce İstanbul İkinci Dünya Savaşı sonrasında uluslararası casusların cirit attığı Viyana’ya benziyor. Dünyanın gözü haklı olarak burada ve Istanbul pek çok anlamda başrolde olmanın tadını çıkarıyor. Bu siyasi ortamda Gezi eylemleri iktidara yakın  çevrelerde büyük bir korku ve panik yarattı. Bu çevreler olayları iyi okuyamadığından ya da işlerine geldiğinden komplo teorilerine sarıldılar. Telekinetik saldırılardan tutun da her gün Türkiye’yi yok etmeye çalışan onlarca lobiye kadar yapay düşman bombardımanı yaşıyoruz. Kendim için konuşayım; bir gazeteci ya da bir polisiye yazarı için daha bereketli bir siyasi ortam düşünemiyorum. 

 

Bunları da beğeneceğini düşündük

No Comments

Yorum Yazın